jivvvvn jivvvvn jivvvvn jivvvvn*
extreme ways are back again / aşılmaz yollardayım yine
extreme places I didn't know / adını bilmediğim ulaşılmaz yerlerde
I broke everything new again / yeni olan herşeyi kırdım gene
everything that I'd owned / sahip olduğum herşeyi
I threw it out the windows, came along / pencereden dışarı attım, ilerledim
extreme ways I know move apart / bildiğim aşılmaz yollar ayrılıyor
the colors of my sea / denizimin renkleri
perfect color me / üzerimde mükemmel duruyor
bir saygı duruşu niteliğinde olmuş serinin bu son filmi..ilk iki filmde başarıyla kotarılan elementler bu filmde son kez su üstüne tekrardan çıkarılmış. bu tekrarın can sıkmamasının nedeni ise temel bir ders: seyirciye güvenmek. tüm o kovalamaca dövüş ve diğer aksiyon sahnelerinin arkasına anlaşılabilir karışıklıkta makul bir sebep iliştirirseniz sonuna kadar izlenirsiniz..bu kadar basit. yine de bu yoğunlukta vurdu kırdı içeren bir filmin başarılı olabilmesi için öldüren cazibeli fikrinin de eksik olmaması şart: kendini aramak! ee bu fikir de jason bourne nezdinde bulamaç olmadan hedefini bulunca bize de bu seriyi saygı duruşunda uğurlamak kalıyor..
extreme ways that help me / bana yardım eden zor yollar
they help me out late at night / gecenin bir vakti elimden tuttular
extreme places I had gone / vardığım ulaşılmaz denilen yerlerde
but never seen any light / hiçbir ışık göremedim
dirty basements, dirty noise / kirli zemin katlarını ve gürültüyü
dirty places coming through / rezil yerleri aşıp geliyorum
extreme worlds alone / aykırı dünyalar yalnızdır
did you ever like it planned / hiç düzenli olan hoşuna gider mi
I would stand in line for this / bunun için sıramı beklerim
there's always room in life for this / hayatta ulaşılmaza her zaman bir yer vardır
tabi bir oturuşta gözümüzün önünden akan o yerleri atlamak ayıp olur: moskova, paris, londra, madrid, tanca, new york..tüm o değişik yerlerde değişmeyeni göstermek ise filmin çıkardığı iyi işler arasında: kendini arayanın önündeki zor engeller ve yalnızlık. hatırlanmayan bir geçmişin üzerine bu kadar düşmek olur mu demeyin. iyi ya da kötü kimse geçmişini kaybetmek istemez. verdiğimiz hangi karar ya da attığımız hangi adım geçmiş algımıza en azından teğet geçmeden oluşabiliyor..jason bourne un yapmaya çalıştığı da bu oluyor: o kalabalık şehirler ve ilgisiz geçmişler arasında tutanacak olanı aramak. iyi ya da kötü kendin olanı bulmaya çalışmak.
extreme songs that told me / aykırı şarkılar söylediler bana
they helped me down every night / her gece düşüşüme yardımcı oldular
I didn't have much to say / söyleyecek çok şeyim yoktu
I didn't get above the light / ışıktan üstün değildim
I closed my eyes and closed myself / gözlerimi kapattım kendimi kapattım
and closed my world and never opened / ve dünyamı kapattım bir daha asla açmadım
up to anything / hiçbirşeye açmadım
that could get me at all / bana sahip olabilecek hiçkimseye
bir yerde madde mezarlığında mana arayışına girişiyor jason..bunu yaparken de kendine zararsız olanı incitmemeye ve çok kirli olduğunu tahmin ettiği masumiyetini daha fazla kirletmemeye azami dikkat göstererek hareket ediyor. belki abartı bulacaksınız ama hani o 99 kişiyi öldürdüğü halde tevbe kapısını öğrenen ve o kapıyı çalmak için yollara düşen ve o yolda ölen adamın hikayesine benzettim jason bourne un bu son yolculuğunu..
I had to close down everything / herşeyimi kapamak zorundaydım
I had to close down my mind / zihnimi kapatmak zorundaydım
too many things to cover me / üzerimde beni örten bir sürü şey
too much can make me blind / bu kalabalığın altında kör olabilirim
I've seen so much in so many places / birçok yerde birçok şey gördüm
so many heartaches, so many faces / bir sürü sızı ve yüzler
so many dirty things / birçok kirli şeyler
you couldn't even believe / inanamazsın
o çok güvenli odalarında kirli işler çeviren cia ajanları da tevben kabul olamaz diyen papaza benzemiyorlar mı yoksa..sahi bu ajanlar bourne un kız arkadaşını hindistanda öldürmeselerdi kahramanımız yine de karanlık geçmişinin peşine düşer miydi: elbette hayır. başkasının seni kabullenmiş geçmişi insanı oyalamaya bir ömür boyu yeter: çok da uzun değil boy veremeden tükettiğimiz ömürler neticede..ama yılanın deliğine çomak sokulup yanaşılan bu son liman da yakılınca jason ın macerasının kaçınılmazlığı da bizi şaşırtmıyor. tıpkı sudan çıkarak başlayan bu maceranın suya dönerek sonlanması gibi...
* jason bourne un suda hareketsiz duran vücudunun extreme ways şarkısının başındaki seslerle can bulmasının güzelliği bu sesleri ağzımdan çıktığı gibi buraya yazmaya beni zorladı :)
jivvvvn jivvvvn jivvvvn jivvvvn :))
evimavi
düş-ünce rüya fil-im
9.30.2007
the bourne ultimatum / son ültimatom
Posted by fraught at 8:15:00 ÖS 0 comments
Labels: fil-im
9.24.2007
ölüler evinden anılar*
...
günün en kasvetli saatleri, akşamları karanlık çöküp mumlar yakıldığında başlardı. erkenden uyumaya gayret ederdik. uzakta, kapının üzerinde loş bir gece lambası yanardı, parlak bir ışık noktası..koğuşun bizim bulunduğumuz ucu, yarı karanlıkta kalırdı. hava ağırlaşır, bütün kokular birbirine karışırdı. bazen birini uyku tutmaz, yatağında öylece oturur ve sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi uyku takkesinin içindeki kafasını yana eğerdi. sen de onu izler, kafasından neler geçtiğini tahmin etmeye çalışırsın, sırf vakit öldürmek için. ya da geçmişi hatırlayıp hayallere dalarsın, başka zaman aklına gelmeyecek ayrıntılar gelir aklına. ya da geleceği düşünürsün: acaba hapishaneden çıkabilecek misin? ne zaman çıkacaksın? nereye gideceksin? yeniden evine dönebilecek misin? düşünürsün, düşünürsün ve içinde bin umut belirmeye başlar...bazen de kolayca uyuyabilmek için sayı sayarsın: bir, iki, üç...uykuya dalamadan üç bine kadar saydığım olurdu. hastalar uykusunda sağa sola dönerdi. ustyansev'i öksürük tutar ve her seferinde cılız bir sesle inlerdi: "tanrım, günahkarım!" koğuşun sessizliğinde bu hastalıklı sesi duymak tuhaf olurdu. bir köşede, uyuyamamış birileri, yataklarında uzanmış laflardı. biri geçmişini, artık uzakta kalmış olayları, serseriliğini, çocuklarını, karısını, eski hayatını anlatırdı...adamın o eski günlere bir daha hiçbir zaman geri dönemeyeceğini, hayattan çoktan koparılmış talihsiz bir insan olduğunu anlarsın. bir başkası da onu dinler. sesi, uzaklarda bir yerlerde çağıldayan sular misali çalınır kulağınıza...uzun kış akşamlarından birinde dinlediğim bir hikayeyi hatırlıyorum. önce bir rüya olduğunu sanmıştım, ateşler içinde sayıklayarak gördüğüm bir kabus...
...
* "ölüler evinden anılar" / Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski
Posted by fraught at 5:26:00 ÖÖ 0 comments
Labels: rüya
9.18.2007
tutku oyunları / little children
kocası internet pornosu bağımlısı olan bir kadın ve küçük kızı..evde ufak oğluna bakıcılık yapan ve her akşam karısının işten gelmesini bekleyen işsiz bir adam..psiko seksüel bozukluğu olup küçük çocuklarla ilgili fanteziler kuran ve hala annesiyle yaşayan orta yaşın üzerinde bir adam daha..araya serpiştirilmiş bir avuç ev kadını ve polislerden kurulu bir amatör futbol takımı..şimdi elimizdeki malzemelerle madam bovary nin romantik düşler peşinde koşan masum bir kadın mı yoksa çizmeyi aşmış bir aşifte mi olduğu sorusuna cevap vermeye çalışalım bakalım:
diyanet başkanı geçenlerde söylemiş sanırım: ahlaktan çok bahseden ahlaklı değildir demiş. amerikan filmlerinde sıkça karşılaştığım bir durum: ahlaksızlığın konusunda samimi ol eskisinden daha sağlam bir ahlak verelim kampanyası. bu filmde ise kahramanlar malesef tüm içtenliklerine rağmen paçayı tam anlamıyla kurtaramıyorlar..peki bu yumuşak twiste şaşırıyor muyuz: asla!
çünkü filmde anlatılanlar diğer yandan derinlerde yatan ve cevapsız kalmış soruları da kaşımayı ihmal etmiyor: bağımlılık nerde başlar..basit bir gülüş ya da bakış nasıl aşka dönüşür..aşk nerde biter..bi yerde tutku bağımlılık ve aşkla ilgili kontrolsüz ve coşkun ne kadar duygu varsa bu filmin kahramanları nezdinde usulca belirsizleştiriliyor ve anlamını yitiriyor..
film kahramanlarının bu ahlaksız başarısızlıklarına dönecek olursak karşımıza iki grup karakter çıkıyor: halk içerisinde kuzu görünüp gizli sapkınlıklarının kurbanı olanlar ile sapıklık üzerine kurtluk doktorasını aldığı halde kendini düzeltmeye çalışanlar*..
bu iki farklı grubun film boyunca etkileşimi ise oldukça başarılı işlenmiş. bu konudaki favorim ise evli olan sarah nın yine bir başkasıyla evli olan brad i çocuklarının gözleri önünde öptüğü park sahnesi ile sarah nın yine aynı parkta sapıklığı her köşe başındaki çocuklarınız güvende mi başlıklı posterleri ile tescillenmiş olan ronnie yle gecenin bi vakti yaptığı diyaloğun yerleşim olarak yakınlıkları..
bu yakınlıktan mıdır bilinmez görünürde sapık olan görünürde kuzu olana hayatının dersini veriyor: sevmek bazen hiçbirşeye yetmiyor...
annesini delicesine sevmesine rağmen onun öğütlediklerini yapamamış olmanın acısı sapık görünümlü kahramanımız ronnie yi annesinin öldüğü gece resmen harap ediyor. ve sırf annesinin ölmeden hemen önce bir kağıt parçasına yazdığı uslu çocuk olması dileğini yerine getirebilmek için cinsel organını ekmek bıçağıyla kesiyor. çünkü: sevmek bazen hiçbirşeye yetmiyor...
sarah ronnie nin annesine duyduğu sevginin şiddetinden adeta irkiliyor..kendine geliyor..ve film boyunca tüm sevgi gösterilerini göz ardı ettiği küçük kızını kucakladığı gibi sevgilisi brad le kaçma planlarını çöpe atıp kocasının evine geri dönüyor. çünkü: sevmek bazen hiçbirşeye yetmiyor...
kendisine inanan bir kadın bulmuş olmanın dayanılmaz çekiciliğiyle çocuklar gibi şen olan brad karakteri ise sevgilisine giderken yolda karşılaştığı kaykaycılara takılıyor. 8 puanlık bir sıçrayış yapim derken kafayı gözü dağıtıyor..ve hayatın hayalleri acıtarak sorgulama gerçeğini yer çekiminin de katkısıyla kemiklerine kadar hissediyor..ilkyardıma gelen polise lütfen karımı ara diyor. çünkü: sevmek bazen hiçbirşeye yetmiyor...
madam bovarye dönelim mi..bu filmin duygusal gerçekliği yanında ilk realist roman olma ünvanından bile çok uzak fantastik bir hikaye olarak sonsuz aşkın ölümlüler arasında mevcut olabileceğine inanan zihinleri bulandırmaya devam ediyor**
...
gerçek aşka*** ne mi oluyor peki..bir otel odasının soğuk izbeliğinde can çekişiyor. çünkü: sevmek bazen hiçbirşeye yetmiyor.
...
* son koyduğum ankette kendini düzeltmeye çalışanların oranı beni ronnie ye daha fazla sempati duymaya itiyor (anketi manipüle etmek gibi olmasın da..)
** bu filmde sadece bir sahnede hikaye olarak tartışılan madam bovarynin filmi geçtiğimiz istanbul film festivalinde gösterilmişti. filmini seyredemedim kitabını da okumadım..yani kısaca hikayesi hakkındaki malumatımın ana kaynağı bu filmdeki ilgili sahnedir (hikayeyle ilgili çok net bi yanlış yapmış olmaktan korktuğum için yazıyorum, yoksa gerisi fikrimdir, vesselam).
*** aşık olan derviş olur / hak uğruna teslim olur / her ne dersen boyun büker / çare yok gönül yıkmaya...yunus
Posted by fraught at 6:58:00 ÖÖ 4 comments
Labels: fil-im
9.15.2007
kaçan gemiler, coşku, istemek
birgün istanbulun fethi filme* çekildiğinde şu sahne mutlaka olmalı: padişah sultan mehmed han üç ceneviz gemisinin yardım için kuşatma altındaki konstantine gönderildiği haberini alır. gemileri karşılaması için donanmasını görevlendirir..kendisi de muhabereyi seyretmek için maiyetiyle birlikte zeytinburnu sahiline iner. genç sultan atının üzerinde heyecanlı bir şekilde olan biteni seyretmektedir. malesef ceneviz gemileri sultan mehmedin gözleri önünde osmanlı donanmasını atlatmayı başarıp haliçe doğru son sürat yol alırlar..sultan o kadar heyecanlanır ki atını ceneviz gemilerinin peşine denize doğru sürer. bu coşku anından yanındakilerde etkilenir ve onlarda atlarını denize doğru sürerler. sultan mehmed ancak elbiseleri ıslanmaya başladıktan sonra kendine gelebilir ve atını durdurur...
bir film ya da şarkıdan kişisel beklentim odur ki beni coştursun..heyecanlandırsın yani (coştursundan kastımın eller havaya eğlendirmek olmadığını anlatmak için şeyy ettim) peki bunu ne için isterim. sıkıcı olan hayatıma renk katması için mi: hayır. ayrıca yaşantım sıkıcı falan da değil bi kere..nerden çıkarıyosunuz böle şeyleri anlamıyorum:)) neyse coşku beklentimin sebebi o filmde ya da şarkıda anlatılmaya çalışılan ruh haline ulaşabileceğimi düşünmemden ibaret. yani sanki ben de hikayesi anlatılan kahramanın yapmış olduğu tercihleri işaretlesem aynı coşku bölümüne hayranlık birinciliği kontenjanından alınacağımı düşünürüm hep. tabii bunun için bir şeyin hakkını da vermek gerek:
istemek..burada başarılı olmak istemenin vektörel büyüklüğünden çok istenilenin pahada ağırlığından ibaret. başarısız olmak ise insanın bu çok ayrıcalıklı ruh halini belki de bir hiç uğruna boş yere törpülemesi demek..yapılması gereken şeyler nerde mi kaldı. hele siz ne istediğinizi bi bulun yapılacak işleri söylemesi benden :)
* film için belki hala biraz erken ama 2008'de Topkapı Şehir Parkı’nda ‘Panorama 1453’ adı ile ziyarete açılması planlanan müzedeki üç boyutlu ve 3 bin metrekareye yayılacak resim için sabırsızlanmaya başlayabiliriz. 29 mayıs sabahından böylesine büyük bir kare belki istememiz gereken şeyleri de hizaya sokar (toplumsal mesaj olarak şey ettim yanlış anlaşılmaya:)).
Posted by fraught at 6:55:00 ÖÖ 0 comments
Labels: düş-ünce
9.09.2007
son umut / children of men
kaliteli yabancı filmlerin televizyondan verildiği yıllardı..öle çok uzak bi geçmişe ait de değil ama dvd playerların ağaçlarda protein vcd playerların ise bilim kurgu filmlerinden takip edildiği yıllardı diye özetleyebilirim (özete bak:) işte o aralar bi film seyretmiştim. futuristic drama dedikleri nevden bişi..anroidlerle insanlar savaş halinde ama enteresan bi durum söz konusu. kim android kim insan pek anlaşılmıyo. filmin konusu da şeyy insanlığın soyu tükeniyomuş da bi tane mi ne bebek kalmış da o da bi tüp içerisinde işte. amaç bebeği yaşayabileceği labratuara ulaştırmak..kahramanlar da bi kadın (annesi miydi emin değilim) bi de kadına bekçilik yapan bi adam. hatta adam da bu gezi esnasında android olduğunu öğreniyo ve yine de kadına yardım ediyo..androidlik ölmedi hesabına. ismini hatırlayamadığım böle bi film vardı.*
children of men i seyrederken birçok yerde bu ismini hatırlayamadığım eski filmden kareler gözümün önünden bi film şeridi gibi geçmeye başladı..yok yok ölmüyodum seyrederken ama yine de insanlığın sonu pek hayır gözükmüyodu 2027'de geçen bu filmde. bi kere children of men in en beğendiğim yanlarından biri çok makul bi 2027 yaklaşımı tutturmuş kendine. öle uçan arabalar, senle muhabbet eden robotlar ya da insanlığa başkaldırmış yapmacıktan zekalar söz konusu değil (5 puan cepte).
abartı olarak göze batan tek şey şu anda dünyanın içine yapay olarak sürüklenmeye çalışıldığı kaos ortamı..yani nedir o: kısaca artan terör korkusunun çığrından çıktığı, islamın ılımlısının (ne demekse) tüm bakkallarda tükendiği, empati-sempatiyi yüzlerde yakalamak için ise bi mucizenin gerektiği (ilerde anlatıcam) bi yıl olmuş 2027. allah da insanlığın cezasını vermiş ve sebebi çözülemeyen bir şekilde 2009 dan beri hiç çocuk doğmamış bu dünyaya. yani dünyadaki en genç insan 18 yaşında ve uzun yıllardır ilk ve orta dereceli okullar kapalı kısaca..
şimdi dramatik olarak bu dünya portresi bu filmde öyle bi şekilde işlenmiş ki abartı dediğim kaos ortamı kendini film boyunca ciddiye aldırmayı başarıyor. filmin başında söz konusu 18 yaşındaki en genç insanın öldürülme haberini televizyondan duymamız ise bu güçlü dramatik örgünün ilk sinyalini veriyor. öldürülme sebebi olarak da bar çıkışı imza isteyen birini tersleyip bu yüzden bıçaklandığını sölemeden geçemiycem. al sana ıslak imzalı kaos.
filmde yine bir kadın bir bebek ve bir adam durumu söz konusu..ama bebek bu sefer kadının içinde. yani filmin başında kadın henüz bebeğe hamile (ne kadar basit anlattım, olmadı cık cık cık:) amaç da aşağı yukarı aynı, bebeği ve anneyi rahat edecekleri labratuar ortamına taşımak. ama yolculuk bu sefer görülmeye değer. bi kere abartılmış bi 2027 kurgusu olmadığı için children of men in, öle size gereksiz bilgiler yükleme ve çok sitil çekilmiş karelerle gözlerinizi kamaştırma gibi dertleri yok. çoğu sahne kamera elde ve uzun planlar halinde çekilmiş. hikaye ve dramatik kurgu da sağlam olunca tadından yenmez bi hale bürünmüş...
hele o bahsettiğim empati-sempati durumundan yoksun tüm suratlar yeni doğan bebeği gördüklerinde yüzlerine resmen nur iniyo..kaldı ki bu bir çatışmanın ortasında oluyo ve çatışan gruplar çatışmaya ara verip bebeğe şefkat dolu gözlerle bakarak tehlikeli bölgeden annesiyle ve bekçisiyle uzaklaşmasına izin veriyorlar (5 puanda burdan eder sana 10 puan)..bebek gerçekten de son umut. ya da umutsuz ve umarsız yaşayan insanların insan olduklarını hatırlatan bir sembol.
film sonlarını söyleyenlerden nefret ederim ama bu filmin de sonunda o eski film gibi bizi sisli bi deniz sefasına sürüklediğini söylemeden edemiycem (dert değil kendimden de kolayca nefret edebilirim bahane arıyodum zaten:) bu kadar benzerliğe rağmen children of men bir kült film olmayı başarıyor..gerçek 2027de bile hatırlanacağından eminim. ismi unutulsa bile...
* bu eski filmin ismini bilip söliyene çikolatalı gofret.
Posted by fraught at 3:15:00 ÖÖ 3 comments
Labels: fil-im
9.07.2007
mana-sı arkadaş, kalite/miktar, ayna
çok direkten dönen topunuz oldu mu..benim çok oldu küçükken. tabi oyun gereği bi yerde..50 devre 100 biter maç yaparsan şutların bi kısmının direk niyetine konmuş taşa çarpıp avuta (o zamanlar böle denirdi) çıkması gayet normal. nedense en çok da direği ben nişanlardım ya da bana öyle gelirdi. ulan yine avuta doğru çıkıyo yazı hay ben böle işin...öhö öhö hmm efendim şimdi yazının başında içimizdeki çocuktan bir parça gösterip gerekli sempatiyi temin ettik..kafadaki karanlık işler merkezine bağlanabiliriz daha fazla öfke kaybetmeden: aslında aktaracaklarım kendi adıma okurken çok sakinleştirici, ferahlatıcı ve zihin açıcı bulduğum bir parça röportaj üzerine. röportajın kafamda oluşturduğu kendimle ilgili kare ise bi zeki demirkubuz filminden alıntıymış gibi durduğundan öfkem dinmiyor ve karanlık tarafım daha da bi kararıyor..uzun lafın kısası işte parça röportaj:
T.: Arkadaşlık* neredeyse tanımı gereği, beraberce susabilmektir. Yan yana oturuyorsun 20 yıllık arkadaşlarınla. Beraber olmaktan memnunuz, biraz muhabbet ediyoruz, sonra hiç konuşmadan saatler geçiriyoruz. Zorunda değilsin konuşmaya**.
kalite/miktar ters orantısına taktım bu sıra..ne kadar çok insan var etrafta. herşey heryer kalabalık. ve o kadar kalabalık ki kalitesizlik içinde boğulmamak hiç umursamamaktan geçiyor..gerçekten ama gerçekten iyi biri kaldı mı dünyada. aradığım yeni bi peygamber değil de ne bilim herşeyde az kalmayı başarabilmiş biri kaldı mı acaba. yok yok oldu olacak hiç olmayı başarmış ve bunu sürdüren biri var mı diyim bari. sadece merak ettim.
uyumadan uyandım yine aynı dünyaya. karar verdim kalmaya. baktım dedim ki aynaya acelen ne. olacaklar olacak birgün nasılsa...***
* benim kitabımdaki tanımı için bkz: memish, emremer, akgün(aşık olduğu zaman), ramço(espri yapmadığı zaman), ercan(abilik taslamadığım zaman), feyzi(PS oynamadığımız zaman), muhammed(demogojik tartışma yapma damarım tutmadığı zaman) vb..
** Marie claire ağustos 2007 / çocuk gibi bir herifim / teoman röportajı
*** ayna şarkısından/ en güzel hikayem albümü / teoman
Posted by fraught at 1:03:00 ÖÖ 1 comments
Labels: düş-ünce
8.30.2007
lutfen beni oldurme / stranger than fiction
"little did he know that this simple, seemingly innocuous, act would result in his imminent death" : bu basit ve zararsiz gorunen hareketinin, yakinda gerceklesecek olan olumune sebep olacagindan habersizdi.
filmin ve film icinde bir yazar tarafindan 10 yildir bitirilmeye calisilan bir romanin kahramani olan harold crick, kol saatini yanlis ayarlamasindan sonra duydugu bu cumle ile irkilir, tirsar ve hatta bagirip cagirmaya baslar. ustelik bu bilgiyi ona veren de bir ic sestir.
goruntu, renk, doku, dil vs olarak beni kendine baglamayi basaran bu filmle ilgili sikintilarim bu noktadan sonra basliyor. yani harold in olecegini ogrendikten sonra yaptiklariyla...kisaca ozetlersek: kendisini yazan kadini kavrayabilmek icin bir edebiyat profesorunu kendine danisman olarak atiyor, cocukluk ruyasi olan gitari hemen temin ediyor ve ayni gitarla bildigi tek sarkiyi calarak normalde beraber olmasi mumkun olmayan bir kizla beraber oluyor, hem de nassi olsa olecem havasi icinde. kendisini yazan kadin, kizin ona asik oldugunu soylemese belki yuruyup gidecek harold.
"olum dusuncesi" guzel yasaniyomus gibi gorunen bir hayati cok rahat zehredebilecekken; bu kez, siradan ve sikici bir hayati gorunurde eglenceli kilmayi basarabiliyor. ve bu sadece bir cumlelik bilgiyle gerceklesiyo: yakinda gerceklesecek kesin olumun varligi bilgisiyle!
hele kendisine akil hocaligi yapan edebiyat profesorunun, harold in nasil mefta oldugunu anlatan romani okuduktan sonra, harold'la konustugu sahne soz konusu olumun nasil bi algi icinde islendigini sergiler nitelikte. hadi bi bakalim:
profesor : merhaba harold
harold: merhaba
p: yorgun gorunuyorsun
h: yok yok. sadece sakinim.
p: harold uzgunum. olmek zorundasin.
h: ne?
p: bu roman bir basyapit. belki de yazar kadinin kariyerindeki en onemli eseri olacak. eger sen bu romanin sonunda olmezsen, bu gerceklesemez. bu konuyu tekrar tekrar dusundum ve bunu benden duymanin hic kolay olmadiginin da farkindayim.
h: benden bile bile olumumle yuzlesmemi istiyorsun.
p: evet.
h: gercekten mi?
p: evet.
h: benim icin bir cikis yolu bulabilecegini sanmistim.
p: uzgunum harold.
h: yazar kadin romanin sonunu bi sekilde degistiremez mi?
p: hayir.
h: hayir?
p: harold, buyuk plan icerisinde bunun bir onemi yok.
h: olabilirdi ama.
p: hayir.
h: degisebilirim. isimi birakabilirim, kizdan ayrilabilirim..baska biri olabilirim.
p: harold beni dinle..
h: su anda olemem! bu gercekten kotu bir zamanlama.
p: kimse olmek istemez harold ama malesef bu hepimizin kaderi...harold zaten bir gun bi sekilde olecektin. belki bankada kalp krizinden, bogazina kacacak bir sekerden ya da tatildeyken kapacagin olumcul bir hastaliktan dolayi olecektin. kesinlikle olecektin! bu olumu atlatmis olsan bile bi baskasi gelip seni bulacak...Ve seni temin ederim bu olum sekillerinden hicbiri bu romanda yazan kadar siirsel ve manali olmayacak. uzgunum ama tum trajedilerin sonu budur harold...kahramanlar olur ama hikayeleri baki kalir!
son soz: john malkovic olmak / being john malkovic tadinda bir hikaye orgusu, hemen simdi olmemek ugruna hayatindaki herseyden vazgecmeye hazir bir sozde kahraman ve o kahramani tekrar hayata baglamak icin yazar kadinin tek cumlelik bahanesi:
"A wristwatch saved Harold Crick" : bir kol saati harold crick'in hayatini kurtardi. iste size bir saheser!
...
Necip Fazil'in anilarindan (bir adam yaratmak adli piyesiyle ilgili) :
"ilk temsil gecesi, eseri seyrettikten sonra, burhan toprak, peyami safa, mustafa sekip ve daha birkac babiali rutbelisi, beyoglunda "petrograd" pastahanesinde oturuyoruz...
burhan atiliyor:
- bu bir eser mi, saheser mi? ...
peyami susuyor...
mustafa sekip dusunuyor.
bir cevap verilemiyor. bir teshise varilamiyor. eser olmaya hayir, bu bir siradan eser degil!..
saheser olmaya gelince...
acaba, o da ne demek?.."
Posted by fraught at 6:57:00 ÖÖ 2 comments
Labels: fil-im
8.29.2007
olum(l)e uyanmak
karanlik bir odada uyanis. varligi kavrama, caresizligi anlama. sevap sayaci* ilerlemiyo artik, kutlu sozler dilimden dokulurken...bir caminin ikinci katinda sanki uyandigim divan. caminin ici karanlik ama kapisi goruluyor yine de. kapisi kapali!
...
uyanmasi bile garip oldu bu ruyanin. su satirlari yazarken** bile acaba gercekten oldum mu diye bir kusku hala icimde.
* sayacim elektronikti. taksim meydanindaki milliyetin tiklanma sayisini gosteren sayaca cok benziyodu. etkisinde mi kaldim ne.
** ruya defterimden alinti bi ruyadir. yani buraya yazarken de gercekten olup olmedigimle ilgili bi kusku yok icimde. sanirim:))
Posted by fraught at 7:14:00 ÖÖ 0 comments
Labels: rüya
kandil mesajlari, ne yazardin, muzeyyen senar
muhalif yazi yazarak ilgi cekmeye calisma cok kullanilan ve cok da zor olmayan bir yol. ne lazim iste, seyyy..karsi durulacak bi hareket ya da fikir bi de ona karsi durus. bana gelen bi kandil mesaji uzerinden hemen gosterim:
SMS / Pencereyi ac Guslar gonsun onune. Cicekler, bocukler, sevgi, saygi, hosgoru, diyalog, gunes ve mehtap falan filan. Bugece adam gibi oturup dua edin. Kandiliniz mubarek olsun. isim
Cevabim / emredersiniz komutanim! ...(kisa kunye)
hee bi de, muhalif mesajimi gonderdikten sonra dudagimin kenarindan kacan terbiyesiz bi gulumseme. hani barda filminde serdar orcin'in oynadigi 45 isimli karakterin hakime emredersiniz komutanim dedikten sonra arkasini donup gulmesi gibi..cok gicik olmustum adama o sahnede, demek ki benim gozumde cok iyi oynamis. neyse o baska konu..demek istedigim su, piyasada dolasan kandil mesajlarina muhalif olmak illa da bunu bi smsle dillendirmeyi gerektirmez. amac geceyi degerlendirmekse tabii (yuzumde yine o 45'lik gulumseme, bu defaki sefil nefsime).
adamin biriyle bigun bi tasin uzerinde oturuyoduk. onumuzde de bi gazete. istanbul'da yasamis bi donemin edebiyatcilarinin kaldiklari evlerin guzelligi gibi bisi yaziyodu haberin birinde. sonra ben de ole evde kalsam ben de yazar olurdum gibi bisi dedim de adam dalgayla karisik ne yazardin diye sormustu. ne yazardim bilmiyorum ama herhalde haluk'un amentusunu yazmazdim. belki toplumda bir virus gibi yayilan bu ezmeye odakli, hopeless mind li, memur zihniyetliler icin boyle bi paragraf ayirmama zamanim olmayacak kadar yazacak cok seyim olurdu. ne is yaparsan yap, eninde sonunda o isi yapan kisi olursun...mekan onemli, hem de cokk.
"Benim için ne zaman yurtdışında yaşadıysam Türkiye ile aramda köprü kuran sanatçılar, müzisyenler var. Ve bunların başında yer alan kıymetli bir ses; Müzeyyen Senar" demis elif safak*. kopruyu falan gormedim de, bi gittim geldim ole youtube dan dinlerken. hee memish doru mu demis sayin yazar? sen daha iyi bilirsin :)) o kadar muhalif sey dizdikten sonra bi benzemez kimse sana patlatilir mi dersin.
* "Bu sarki hic bitmesin" / Zaman, 28 Agustos
Posted by fraught at 6:07:00 ÖÖ 1 comments
Labels: düş-ünce