9.24.2007

ölüler evinden anılar*

...

günün en kasvetli saatleri, akşamları karanlık çöküp mumlar yakıldığında başlardı. erkenden uyumaya gayret ederdik. uzakta, kapının üzerinde loş bir gece lambası yanardı, parlak bir ışık noktası..koğuşun bizim bulunduğumuz ucu, yarı karanlıkta kalırdı. hava ağırlaşır, bütün kokular birbirine karışırdı. bazen birini uyku tutmaz, yatağında öylece oturur ve sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi uyku takkesinin içindeki kafasını yana eğerdi. sen de onu izler, kafasından neler geçtiğini tahmin etmeye çalışırsın, sırf vakit öldürmek için. ya da geçmişi hatırlayıp hayallere dalarsın, başka zaman aklına gelmeyecek ayrıntılar gelir aklına. ya da geleceği düşünürsün: acaba hapishaneden çıkabilecek misin? ne zaman çıkacaksın? nereye gideceksin? yeniden evine dönebilecek misin? düşünürsün, düşünürsün ve içinde bin umut belirmeye başlar...bazen de kolayca uyuyabilmek için sayı sayarsın: bir, iki, üç...uykuya dalamadan üç bine kadar saydığım olurdu. hastalar uykusunda sağa sola dönerdi. ustyansev'i öksürük tutar ve her seferinde cılız bir sesle inlerdi: "tanrım, günahkarım!" koğuşun sessizliğinde bu hastalıklı sesi duymak tuhaf olurdu. bir köşede, uyuyamamış birileri, yataklarında uzanmış laflardı. biri geçmişini, artık uzakta kalmış olayları, serseriliğini, çocuklarını, karısını, eski hayatını anlatırdı...adamın o eski günlere bir daha hiçbir zaman geri dönemeyeceğini, hayattan çoktan koparılmış talihsiz bir insan olduğunu anlarsın. bir başkası da onu dinler. sesi, uzaklarda bir yerlerde çağıldayan sular misali çalınır kulağınıza...uzun kış akşamlarından birinde dinlediğim bir hikayeyi hatırlıyorum. önce bir rüya olduğunu sanmıştım, ateşler içinde sayıklayarak gördüğüm bir kabus...

...

* "ölüler evinden anılar" / Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski

Hiç yorum yok: